Aile bireyleri duygusal olarak birbirine bağlı bir sistemde yer alır. Bu sistemde herkes birbirini etkiler. Birinin yaşadığı stres, kaygı ya da mutluluk kısa sürede diğerlerine de geçer. Bu nedenle bir ailede “tek bir kişinin sorunu” diye bir şey genellikle yoktur — sistemde bir yerde gerginlik varsa, o gerginlik bir şekilde tüm üyeleri etkiler. Tıpkı domino taşları gibi, bir taş devrildiğinde zincirleme bir etki ortaya çıkar. Bu yüzden ailede yaşanan sorunları anlamak için sadece tek bir bireye değil, tüm etkileşimlere bakmak gerekir. Örneğin, iş stresini eve taşıyan bir baba farkında olmadan evdeki havayı değiştirir. Anne bu gerginliği hisseder, çocuklar da anne-babanın arasındaki huzursuzluğu sezer. Bu durumda çocuklardan biri daha sessizleşebilir, diğeri yaramazlaşabilir. Yani “sorun” tek bir kişide değil, tüm zincirin duygusal dengesindedir.
Her aile, zamanla kendi içinde bir denge kurar. Bu denge, aile üyelerinin rollerini, ilişkilerini ve tepkilerini belirler. Ancak bazen bu denge sağlıksız da olabilir. Örneğin, “sürekli fedakârlık yapan anne”, “her şeyden uzak duran baba” veya “arabulucu çocuk” gibi roller, ailedeki dengeyi sürdürür ama bireylerin sağlıklı gelişimini engelleyebilir.
Aile sistem yaklaşımının en önemli isimlerinden biri Murray Bowen’a göre, aile sisteminin doğası herkesin duygusal olarak birbirine bağlı olduğu bir yapıdır. Terapistler olarak aile ile çalışırken sık karşılaştığımız “Kim haklı?” sorusu, bu yaklaşımda yerini “Etkileşim nasıl işliyor?” sorusuna bırakır. Çünkü bu kurama göre doğrusal bir neden-sonuç ilişkisi değil, döngüsel bir ilişki vardır. Yani A kişisinin davranışı B kişisini etkiler; B kişisinin tepkisi de A’yı yeniden etkiler. Böylece bir etkileşim döngüsü oluşur. Örneğin, anne çocuğunun tembelliğinden şikâyet eder. Çocuk, sürekli eleştirildiği için motivasyonunu kaybeder. Anne daha fazla eleştirir, çocuk daha çok kaçar. Sorunun çözümü, eleştiriyi kimin başlattığını bulmakta değil, bu döngüyü fark edip kırmakta yatar.
Bowen aile sistemini “ayrışma, aile üçgenleri, nesiller arası aktarım” şeklinde 3 temel kavramla açıklamıştır:
Ayrışma ya da benliğin farklılaşması, iç ve dış duygusal baskılara otomatik tepki vermeme kapasitesidir. Daha açık bir ifadeyle bireyin duyguları ile düşünceleri arasında denge kurabilme ve ailedeki duygusal baskılardan bağımsız kalabilme becerisidir.
Kendini farklılaştıramayan bir kişi, genellikle başkalarının duygularına kolayca kapılır. Örneğin, annesi üzgün olduğunda kendisi de hemen suçluluk hisseder ya da eşi öfkelendiğinde o da savunmaya geçer. Bu kişiler kendi duygularını tanımlamakta zorlanır çünkü aile içindeki duygusal dalgalanmalar onları kolayca sürükler. Buna karşılık, kendini farklılaştırmış birey sağlam bir kendilik duygusuna sahiptir; duygularını fark eder ama onlara kapılmaz. Eşi öfkelendiğinde hemen tartışmaya girmek yerine “Şu an onun öfkesini hissediyorum ama bu bana ait bir duygu değil” diyebilir. Kendi ihtiyaçlarını göz ardı etmez. Böylece hem kendini hem ilişkiyi koruyabilir. Özetle, kendini farklılaştırmış birey fırtınada sakin kalabilme becerisini geliştirmiş kişidir. Bu beceri öğrenilebilir; terapi sürecinde birey, kendi duygusal sınırlarını fark etmeye ve bunları sağlıklı şekilde korumaya başlar.
Bowen’a göre ailelerde ilişkiler genellikle ikili değil, üçlü yürür. Aile içinde stres yükseldiğinde, iki kişi arasındaki gerginliğe üçüncü bir kişi dahil olabilir. Buna “aile üçgeni” denir. Üçgenler kısa vadede geçici rahatlama sağlasa da uzun vadede ilişkileri daha karmaşık hale getirir.
Bunu bir örnekle açıklayalım: Anne ile baba arasında bir gerginlik var. Bu gerginliği doğrudan konuşmak yerine, baba çocuğa yakınlaşır ve aradaki gerginliği oraya yönlendirir. Çocuk farkında olmadan çift arasındaki “dengeyi” sağlar ama bu durum onun üzerinde büyük bir duygusal yük oluşturur. Bazı çocuklar bu nedenle “evin huzurunu sağlayan kişi” rolüne girer. Herkes kavga etmesin diye sessiz kalır, arabuluculuk yapar. Ancak bu durum çocuğun duygusal gelişimini zorlaştırabilir. Terapi sürecinde amaç, bu üçgenleri fark etmek ve ilişkilerin doğrudan, açık biçimde kurulmasını sağlamaktır.
Aile sistemleri sadece bugünü değil, geçmişi de içinde taşır. Anne-baba, kendi anne-babalarından gördüğü ilişki tarzlarını farkında olmadan tekrarlar. Kendi babasından sevgi göremeyen bir baba, oğluna sevgisini göstermekte zorlanabilir. Ya da sürekli eleştirilen bir anne, çocuğuna karşı fazla kontrolcü olabilir. Bu durumlar “nesiller arası aktarım” olarak adlandırılır. Bowen’a göre bu aktarım zincirini kırmak farkındalıkla mümkündür. Aile geçmişini anlamak, hangi duygusal kalıpların taşındığını görmek ve bunları değiştirmek bireyin elindedir. Bu nedenle aile terapisi yalnızca bugünü değil, geçmiş kuşakların hikâyelerini de anlamayı hedefler.
Aile Terapisinde Amaç
Terapist aileler ile çalışırken ailede “suçlu” ya da “sorunlu kişi” aramaz. Onun yerine sistemin bütününe bakar: Kim kimin duygusunu taşımakta zorlanıyor? Hangi üçgenler ilişkileri yönlendiriyor? Aile sistem yaklaşımı, “nasıl bir etkileşim var ve bunu nasıl daha sağlıklı hale getirebiliriz?” sorusuna yönelmeyi sağlar. Terapi sürecinde hedef yalnızca semptomu ortadan kaldırmak değil, ailenin işleyiş biçimini dönüştürmek, daha sağlıklı, esnek ve işlevsel bir dengeye ulaşmasını sağlamaktır.
Uzm. Dr. Mustafa Akan Kütahya doğumludur. Selçuk Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi’nden 2010 yılında mezun olarak tıp doktoru ünvanını almıştır. Psikiyatri uzmanlık eğitimini 2016-2020 yılları arasında İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı’nda tamamlamıştır. Asistanlık yaptığı süre boyunca duygudurum bozuklukları, psikotik bozukluklar, anksiyete bozuklukları, alkol - madde kullanım bozuklukları, konsultasyon liyezon psikiyatrisi, geriatrik psikiyatri ve adli psikiyatri birimlerinde çalışmış, ilgi duyduğu alanlar üzerinde bilimsel araştırmalar yürütmüştür.
Cihatlı, Cihatlı Sk No:207, 16600 Gemli̇k/Bursa